— Mevlana M. Gürbulak

cuma geceleri belli bir saatten sonra twitter çok eğlenceli oluyor. haftanın stresini şişede balık olarak atmaya çalışırken, akıllı telefon kullanılarak atılan twit’ler kişinin zihninde ne varsa ortaya döküyor. akıldan geçen ama genelde dışarıya vurulmayan düşünceleri gözler önüne seren bu twit’ler ertesi gün hemen silinmiş oluyor. dolayısıyla eğlenceyi kaçırmamak için canlı takip etmek gerekiyor.

fakat bazı twit’ler var ki onların silinmesi mümkün değil. silinse bile silinmiyor bu twit’ler ve insanı zor durumda bırakıyor. ergun babahan’ın bu akşamki twit’i de bunlardan biri.

fenerbahçe’nin şampiyonluğu kaybetmesinin ardından gaza gelen yılların gazetecisi ergun babahan, garip bir şekilde okyanusun ötesine sesleniyor ve birçok kişinin tepkisini çekecek bir ifadeye başvuruyor: “bu kupa amerika’ya girsin”. fakat talihsizliği bununla da sınırlı değil. gelen tepkilerin ardından önce twit’ini siliyor. sonra “girsin” değil de “gitsin” diyecektim, “t” ile “r” klavyede yanyana olduğundan karıştı diyor ve esas komedi sonra başlıyor.

koskoca gazetecinin o dakikaya kadar noktasıyla virgülüyle gayet güzel işleyen klavyesi bir anda sapıtıyor ve tüm kelimeleri karışık yazmaya başlıyor. karşısındaki binlerce insanı salak zanneden babahan, art arda onlarca yazım hatası(!) olan twit’ler atıyor ve bir önceki durumu aklınca kurtarmaya çalışıyor.

uzun lafın kısası başlıkta zaten var. alkollüyken twitter kullanımına dikkat. işin ucunda rezil olmak var.

 

Read More

bu kadar basit bir soruya cevap aradığım için takipçilerim kusura bakmasın ama basit bir konu etrafında o kadar çok tartışma yaşanıyor ki, düşüncelerimi ifade etmek istedim. (soru basit olmasının yanında temel bir sorudur, o kısmı ayrı)

sosyal medya bana göre sanal bir dünya değildir, alternatif bir dünya hiç değildir. insanların ve organizasyonların kendini ifade edebileceği bir ortamdır (medium) sadece.

sosyal medya bu şekilde algılandığı zaman aşağıdaki yargılar ne kadar saçma bir hal alıyor, birlikte değerlendirelim.

ya bu twitter’da ne var allasen, o ona bir şeyler yazıyor, bu buna bir şey diyor. çok saçma bence.

evet, hayat saçmalıklarla dolu, twitter’dan daha fazlasını bekliyorsan takip ettiğin kişi ve konuları gözden geçir.

 facebook’umu kapatacağım. iyice hayatıma girdi artık.

 browser kapandığında facebook kapanmış oluyor zaten.

 twitter’ı da ergenler sarmış, türkçe olmayaydı iyiydi.

atatürk lisesi’nde ergen yoğunluğu %100. boğaziçi üniversitesi’nde felsefe profesörü ders anlatıyor. sence twitter çok mu farklı?

 ne o öyle yok buraya gittim, yok bunu yedim. bence çok saçma!

1 milyarın üzerinde sosyal medya kullanıcısı var. hepsinin ruh ikizin olmasını bekleme.unfollow, unfriend, close browser seçeneklerini kullan. çıkıp gitmekten, başka tarafa dönmekten ya da kulağına kulaklık takmaktan farkı yok. vapurda gördüğün adamın boynuna sarılmıyorsun mesela. ama çay satıyorsa alıp bir bardak içiyorsun.

biraz aceleyle yazılmış bir yazı oldu. örnekler daha zengin olabilirdi ama temel olarak söylemek istediklerimi ifade ediyor sanırım.

 

Read More

facebook ve twitter gibi çok yeni şirketler internet piyasasını domine ederken, yahoo gibi eski bir dev neden yerlerde sorusunun birçok cevabı vardır muhtemelen ama aşağıdaki örnekte yer alan kullanıcı deneyimi karşılaştırması bile yeterince iyi bir cevap olabilir.

yahoo’nun bir hizmeti olan flickr’daki standart bir fotoğraf sayfasına bakıyoruz.

kullanıcı fotoğrafla iki türlü etkileşime girebiliyor: fotoğrafa yorum yazabiliyor ya da fotoğrafı favorilerine ekleyebiliyor. fakat favorilere eklemek için kullanacağı buton ile fotoğrafı daha önce favorilerine ekleyenlerin listelendiği bölüm birbirine o kadar uzak ki, birini bulduktan sonra diğerini bulmak için sayfayı baştan sona taramak gerekiyor. bu da kullanıcının içerikle etkileşime girme ihtimalini oldukça düşürüyor.

facebook örneğini düşünecek olursak; yorum, like butonu ve like edenlerin listesi adeta bir bütün. bu da etkileşimi hem artırıyor hem hızlandırıyor.

Read More

19 ekim salı günü webrazzi summit 2011 için point hotel barbaros’ta buluştuk. dünyanın farklı bölgelerinden internet yatırımcıları ve girişimcileri bir aradaydı. türkiye bağlamında başka bir örneği bulunmayan konferansın her sene çok daha ileriye gitmesi oldukça sevindirici. başta arda kutsal olmak üzere tüm webrazzi ekibine teşekkür ediyoruz.

konferansta dikkatimi çeken ve aklımda kalan detayları paylaşmak istiyorum.

ayda 200 dakika video

comscore’dan mike read’in aktardığı türkiye internet pazarı istatistikleri bence dikkat çekiciydi. türkiye 23,1 milyonluk online nüfusu ile dünyada bu alanda 13. avrupa’da ise 6. sırada. türk internet kullanıcıları ayda ortalama 200 video izliyor.

doğan online satın almalarla büyüyecek

mike read’den sonra arda kutsal’ın söyleşileri sırayı aldı. doğan online yönetim kurulu başkanı hanzade doğan ile arda kutsal’ın söyleşisi konferansın en eğlenceli kısımlarından biriydi. hanzade doğan, doğan online’ın önümüzdeki yıl satın almalarla büyüyeceğini ve bu büyümenin yüzdelerle değil katlarla ifade edilebileceğini ifade etti. doğan online yıllık 700 milyon lira ciro elde ediyor fakat bu cironun önemli kısmı klasik e-ticaret sitesi olan hepsiburada’dan geliyor. bu bağlamda doğan online’ın yenilikçi internet şirketlerine yatırım yapması hem doğan online için hem de internet sektörü için bence çok önemli. söyleşide doğan online’ın grupfoni’yi satın alma girişiminde bulunduğunu ve bunda başarısız olduğunu da öğrendik.

markafoni’nin hedefi 1 milyar dolar

hanzade doğan’dan sonra sahneyi markafoni kurucu ortağı sina afra aldı. grupfoni ile ilgili detayı öğrendikten hemen sonra sina afra’nın sahneye çıkması renkli bir detaydı. sina afra markafoni’nin kuruluş sürecini ve naspers yatırım sürecini anlattı. markafoni’nin ilk 1 milyon kullanıcıya sıfır pazarlama bütçesi ile ulaştığı detayı bence girişimciler için oldukça önemli bir bilgi ve ölçüttü. sina afra 2015 yılına kadar markafoni’nin değerini 1 milyar dolara çıkarmayı hedeflediklerini söyledi. şirket naspers yatırımıyla 200 milyon dolarlık bir değerlemeye ulaşmıştı.

en kısıtlı kaynak: yetenekli insan

daha sonra techcrunch’tan robin wauters’in moderatörlüğünü yaptığı iki farklı söyleşi yapıldı. risk sermayesi yatırımcılarının yer aldığı panellerde klasik manada birçok konuya değinilse de tüm konuşmacıların buluştuğu ortak bir nokta vardı: girişimciler artık bir şekilde finansman bulabiliyorlar ama hem yatırımcılar için hem de girişimciler için en önemli konu aslında sermaye bulmak değil. esas kritik olan konu iş fikrini ve finansmanı kullanarak başarılı olacak ve başarıyı sürdürebilecek yetenekli insanların azlığı. earlybird ventures’dan roland manger, summit partners’dan vincent lambert, young turk ventures’tan cem sertoğlu, fidelity growth partner’dan imran akram ve atomico ventures’tan wouter gort, bir yerde hep aynı kelimeyi tekrarladılar: talented people

“do not make business plans but do plan for your business”

konferans boyunca en çok sevdiğim ifade tinypay.me kurucusu richard straver’ın sunumundaki, “do not make business plans but do plan for your business” cümlesiydi. piyasadan tanıdığım girişimciler, genç girişimcilere tavsiyelerde bulunurken genelde “kesinlikle çok detaylı bir business plan’inizin olması gerekir” ifadesini kullanıyorlar. ne kadar başarılı olursa olsun, bu ifadeyi kullanan girişimci benim gözümden düşer. business plan’in ancak konvansiyonel pazarlarda konvansiyonel işler yapan kişiler için gerekli olduğunu düşünüyorum. 3 ayda tüm kuralların yeniden yazılabileceği internet sektörü için bir girişimin detaylı bir business plan hazırlamaya çalışması bence enerji kaybından başka bir şey değil. ama bu hiçbir hesap yapmadan yola çıkmak manasına gelmiyor tabii.

gün içinde başka bir toplantıya da katılmam gerektiği için tüm toplantıları takip edemedim. zaten yazı da çok uzadı. detayları webrazzi’den inceleyebilirsiniz.

Read More

öncelikle şunu belirtmem gerekir, bu bir blog yazısı olduğu için, yazıda bolca varsayım ve tahminlerde bulundum. bunların çoğu rakamlara ya da objektif kaynaklara dayanan analizler değil. çoğunun kaynağı şahsi deneyimler, bakış açıları ve çıkarımlar. dolayısıyla bu yazının doğruluğu ancak zamanla test edilebilir.

kısa bir süre önce yandex’in türkiye pazarına girdiği haberini aldık. rusya’daki arama motoru pazarının yüzde 64’üne sahip olan yandex, eski sscb dışındaki ilk yatırımını türkiye’ye yapmış oldu.

yandex’in, türkiye pazarından gelir elde edebilmek için, dolayısıyla türkiye pazarında kalmaları için, kendilerine koydukları pazar hedefi yüzde 10-15 civarında. ben bu hedefin gerçekleşemeyeceğini, dolayısıyla yandex’in türkiye pazarından yakın gelecekte çıkacağını düşünüyorum. bu konuda webrazzi yazarı fırat demirel ile de sıkı bir iddiaya giriştik. fırat, yandex’in yüzde 10’luk bir pazar payını yakalayabileceğini düşüniyor. ben yüzde 2’nin bile imkansız olduğunu düşünüyorum.

webrazzi’nin de haberinde paylaştığı gibi türkiye’de arama motoru piyasasına yüzde 95’e yakın pazar payıyla google hakim. onu cebri ınternet explorer kullanıcılarının desteğiyle yüzde 4,27 oranına ulaşan bing takip ediyor. yahoo, ask ve aol gibi seçenekler ise türk internet kullanıcıları tarafından muhtemelen yanlışlıkla kullanılıyor. gemius’un yayınladığı rapora göre ise google’ın arama motoru pazarındaki payı yüzde 98.7

 

yandex kime hitap ediyor?

yandex neden başarılı olamaz sorusunu cevaplarken, yandex’in potansiyel müşterilerini gözönünde bulundurmak gerekir. bana göre yandex türkiye servisini iki kullanıcı kitlesi tercih edecektir.

birincisi türkiye’de yaşayan fakat eski sscb sınırlarında doğmuş ya da bu coğrafyadan etkilenmiş göçmen kitle (kısaca mail.ru kullanan kitle de diyebiliriz). rusça’nın ve rus kültürünün etkilerinin önemli ölçüde hissedildiği bu kullanıcı grubu yandex türkiye servisinden memnun kalacaktır. fakat bu kullanıcıların sayısı oldukça az olduğundan yüzde 100 penetrasyon sağlansa bile bunun pazar payına etkisi sınırlı kalacaktır.

ikinci kitle ise, bilinçli ve interneti kullanırken tercih hakkını kullanmayı bilen türk internet kullanıcıları içerisinden, yandex türkiye’yi tanıyan ve herhangi bir sebeple yandex türkiye’yi faydalı bulan kullanıcılar olacaktır. ki bu kullanıcılar da muhtemelen yandex’i google’ın yanında tamamlayıcı bir işleve hizmet için kullanacaklar.

yandex’in dezavantajı bu kullanıcı kitlesinin de sayısının oldukça sınırlı olması. bana göre bilinçli ve tercih hakkını kullanmayı bilen internet kullanıcıları aşağıdaki özellikleri taşır.

  • eğer mecbur değilse, internet explorer explorer dışında bir tarayıcı kullanır
  • gmail kullanır
  • sadece facebook kullanmaz, twitter da kullanır. twitter ve facebook’un ayrı mecralar olduğunun farkındadır. tercihen friendfeed de kullanır.
  • online alışveriş miktarı, toplam harcamalarının içinde önemli bir yer tutar.
  • fiziksel olarak bulunmasının zaruri olduğu durumlar hariç banka şubesine uğramaz.
  • en son ne zaman uçak-otobüs biletini acenteden satın aldığını hatırlamaz.
  • akıllı telefon kullanır; symbian’ı akıllı telefon olarak değerlendirmez.
  • sadece tek bir işlev için (mesela toplantı ayarlamak) kullandığı birçok web tabanlı servis vardır.
  • webrazzi okur, okumasa bile webrazzi’yi bir arkadaşından duymuştur :)

bu maddeler ilk anda sıraladıklarım, üzerine düşünülürse daha çok madde çıkabilir. ama anlatmaya çalıştığım şey yandex’in bu maddelerin hemen hepsini sağlamayan kullanıcıların gündemine bile girmeyeceğidir. çünkü, türkiye’deki kullanıcıların ciddi bir bölümü için arama demek google ile eş anlamlıdır; bing’in google’a alternatif olduğu bilinmez. bu kitle çoğu zaman tarayıcı kavramına da yabancıdır. bu yüzden internet explorer kullanır.

yukarıdaki maddelerden sadece internet explorer filtresi uygulandığında bile yandex için, mücadele edecekleri pazar yüzde 56 (internet explorer kullanıcı yüzdesi) daralıyor. webrazzi filtresini uyguladığımızda pazar ne kadar daralır, bunun cevabını da ancak arda kutsal ya da fırat demirel verebilir :) ki kalan pazar içerisinde de hala daha google çok kuvvetli olacak.

hal böyleyken başta söylediğimi tekrarlıyorum ve diyorum ki, yandex’in türkiye pazarında yüzde 10-15 gibi bir pazar payına ulaşması bence imkansızdır. dolayısıyla eğer gelir elde etmeden devam etme gibi bir niyetleri yoksa pazardan çekilmeleri de kaçınılmaz olacaktır. gazetecilik yıllarımdan tanıdığım peter bulut ağca’nın da içinde bulunduğu yandex türkiye ekibi de muhtemelen bu riski satın alarak yandex ile el sıkışmıştır.

Read More

birkaç ay evvel gittiğim antep’ten birkaç fotoğraf paylaşmak istiyorum.

erdoğan abi, antep’in eski sokaklarından birinde sahaflık yapıyor. dükkanda adım atacak yer yok ama, kendi yerleştirdiği kitapları bulmak onun için sorun değil.

antep’te en kolay şey karnını doyurmak. cami çıkışında bedava lahmacun dağılıyor mesela.

eski sinema sokak’ta film çeviren çocuklar

harika bir elyapımı bıçağı 10 liraya aldığım ahmet usta

bakırcılar çarşısından manzaralar

son olarak muhteşem topuklularıyla poz veren modelimiz. (ben fotoğraf çekerken tıkır tıkır sesler geliyordu. birden sesler kesildi. başımı kaldırınca karşımdaki manzara buydu)

 

Read More

türk edebiyatı vakfı’nın sultanahmet’te çok güzel bir yeri var. kitap satılan küçük bir bölümü ve güzel bir kafeyi barındıran bu yerde çay içerken, türk edebiyatı dergisi’nin şair-yazar babalar ve oğullarını konu alan özel sayısını karıştırdım biraz. oldukça ilginç hikayelerin arasından en çok nazım hikmet ve oğlu memet’in hikayesi ilgimi çekti.

memet, nazım hikmet’in türkiye’den kaçmadan evvelki son eşi olan münevver ile birlikteliğinden doğmuş. nazım hikmet türkiye’den kaçtığında memet henüz kundaktaymış. nazım hikmet bu durumu şöyle ifade ediyor eşine seslendiği mısralarda.

 

yeşil gözlüm

kucağında 3 aylık bıraktım

memedimi,

gülmeyi az buz beceriyordu

şimdi konuşuyordur.

baba demesini öğrettin mi?

 

şair, oğlunun hayalini mısralarına nakşetse de oğul tarafında durumlar oldukça farklıdır. daha sonra annesi ile birlikte varşova’ya kaçmak zorunda kalan memet, babasını ilk kez gördüğünde aradan uzun yıllar geçmiştir. detaylarını milliyet gazetesi’nden halit çapın ve orhan türel’in 28 mart 1970 tarihli röportajından edindiğimiz bilgilere göre memet hayatı boyunca sadece 15 gün görebildiği babasına karşı oldukça öfkelidir, hatta ondan nefret etmektedir. şöyle diyor memet röportajında, “ben bütün yaşantım boyunca onu sadece 15 gün görebildim. hepsi o kadar. 15 gün için karşıma çıkan bir adam ve bana söylenilen bir laf: işte baban… olmaz öyle şey!” ve ekliyor “benim babam ve herşeyim annemdir.”

memet’in öfkesi babasının sadece babalık görevini ihmal etmesi ile sınırlı değil. nazım hikmet’in şair yönü ile ilgili de oldukça ağır eleştirileri var. babasının yurtdışında yazdığı şiirlerin ısmarlama şiirler olduğunu iddia eden memet, buna delil olarak da babasının moskova’dayken istediği kişiye araba hediye edebilecek kadar büyük bir varlığa sahip olmasını gösteriyor.

kundaktayken terk edilmiş ve belki de hayatı boyunca baba hasreti çekmiş bir çocuğun öfkesini anlamak mümkün. fakat bu ilişkide farklı etkenlerin de katkısı olduğu düşünülebilir. topluma malolmuş veya büyük bir üne kavuşmuş kişilerin çocukları, bunun baskısını üzerinde hissedebiliyor ve çoğu zaman da bu yük onların taşıyabileceğinin üzerinde olabiliyor. memet’in ağır eleştirilerinin bir kısmının bundan kaynaklandığı söylenebilir. memet’in “babamdan daha büyük bir şair olacağım. inanmadığım şeyleri de yazmıyacağım. babam inanmadığı bir dolu şiir yazdı” ifadeleri de aslında bu baskıya işaret ediyor. nazım hikmet’in özel hayatındaki çalkantılar da buna destek verince, sıkça rastlanan ünlü baba-oğul çatışması kaçınılmaz oluyor.

yazıyı, nazım hikmet’in oğluna seslendiği şu mısralarla bitirmek istiyorum.

 

memet

karşı yaka memleket,
sesleniyorum varna’dan,

işitiyor musun?

memet! memet!

karadeniz akıyor durmadan,
deli hasret, deli hasret,
oğlum, sana sesleniyorum,

işitiyor musun?

memet! memet!

 

dipnot1: memet röportajda “benim ismim memet değil mehmet’tir” diyor babasının “memet” diye seslenmesine inat. ama ben yine de memet yazdım.

dipnot2: türk edebiyatı dergisi’nin 444. sayısında buna benzer birçok hikaye var. fırsat oldukça onları da aktarmaya çalışacağım.

Read More

ne zamandan beri duvarlarına çivi çakmadığım bir evde yaşadığımı düşündüm bugün. en son ne zaman duvara çivi çaktığımı hatırlayamayacak kadar uzun bir süre geçmiş. çocukluğumu geçirdiğim evin duvarları çivilerle doluydu halbuki. duvar saatimiz, her bir yaprağını özenle koparıp atmakla atmamak arasında tereddütte kaldığımız duvar takvimimiz, annemin yaptığı süs eşyaları, odamızın birini boydan boya kaplayan kitaplığın metal ayakları hep çivilerle duvara sabitlenirdi.

duvara yeni birşey ekleneceği zaman, mesela üzerinde çocukların ulaşmaması gereken -ama en çok da çocukların ilgisini çeken- malzemelerin olduğu yeni bir raf, çivinin çakılacağı noktanın iyi seçilmesi gerekirdi. çünkü yanlış yer seçimi, beyaz badananın üzerinde bir sonraki bahar temizliğine kadar kalacak kötü bir iz bırakırdı. bu yüzden de bu iş, evin büyüklerinin izni ve nezaretinde yapılırdı.

yıllardır, tamamıyla kendi tasarrufumda olan mekanlarda yaşıyorum. evsahibimi yok saydığınızda, odamın duvarına çivi çakmamı engelleyecek fazla bir neden yok. fakat evimin duvarlarında hiç çivi izi yok. duvar saatim masamın bir kenarında duruyor –pili bitmiş-, duvara birşey asacaksam koli bandını iki taraflı katlayarak çözüyorum ihtiyacımı.

bu “çivisizliğin” nedeni yaşadığın yerlere kendini ait hissedememek olsa gerek. çocukluğumu geçirdiğim evden çıktıktan sonra belirli aralıklarla sürekli yer değiştirdim. şu anda oturduğum evde bir yıldır oturuyorum, bir önceki evimde 8 ay kalabilmiştim. hâl böyle olunca bilinçaltım yaşadığım yerlerde kalıcı izler bırakmamak konusunda bedenime baskı yapıyor sanırım. ben de bulunduğum mekanlarda hep eğreti yaşıyorum, çivi çakmaktan kaçınıyorum, illa sabitlemek gereken bir şeyler varsa onları da bir şekilde iliştirmekle yetiniyorum.

Read More

alışveriş merkezleri ya da kısa adıyla avm’ler, şehir hayatının abuk bir ürünü. yüzlerce binlerce insan aynı çatı altında oradan oraya koşturuyor para harcamak için. genellikle ihtiyaç duyulmayan ama indirimde olan, ya da içinde bulunduğumuz sosyal çevreden ötürü almak zorunda şeyleri bulabildiğimiz bir yer burası.

daha da ilginci, bu garip yapılar sadece alışveriş amacına hizmet etmiyor. iki arkadaş buluştuğunda yemek yemek için böyle bir yeri seçebiliyor. ben de aynısını yapıyorum ve her defasında kendime soruyorum. “dışarıda bir yerde yemek yemek varken, neden son derece havasız, son derece gürültülü ve son derece kalabalık bu mekanı seçtik yemek için?” cevabını genelde bulamıyorum ama mekanın yeterince “kalabalık” olması çoğu zaman bu sorunun cevabı üzerinde düşünmeme engel oluyor.

 

Read More

ortadoğu birkaç aydır oldukça hareketli. tunus’ta başlayan ayaklanmaları mısır ve libya takip etti. bu zincirleme reaksiyon beklenmeyen birşey değildi. öyle ki, aralık ayında tunus’ta ayaklanmalar başladığında, isyanın başarılı olması durumunda, bugün geleceğimiz nokta birçokları tarafından ifade ediliyordu. seda altuğ ve yüksel taşkın’ın, birikim dergisi’nin şubat sayısında yer alan ortak yazılarında tunus’taki ayaklanmalar ile ilgili şu ifade yer alıyordu: “… artık ‘yenilmezlik’ ‘alt edilemezlik’ imgesi geriye döndürülemez biçimde parçalanmıştı. aynı şeyin kaddafi’nin, kral abdullah’ın veya mübarek’in başına gelmeyeceğini, kim neye dayanarak iddia edebilir? ” kral abdullah’ın başına böyle birşeyin gelme ihtimali bana göre düşük olsa da, diğer isimler benzer bir kaderi yaşıyor bugünlerde. tunus ve mısır’da halk hareketi, en azından şu anki duruma göre, başarıya ulaştı. ciddi kayıplar ya da kaos ortamı yaşanmadan diktatörler ülkeden kovuldu. demokratik süreçle ilgili olumlu adımlar atılıyor.

libya, tunus ve mısır’a benzer mi?

fakat libya’da durumlar biraz daha farklı. buradaki hareket tunus ve mısır’dan farklı olarak halk odaklı değil. tahrir meydanında toplanan göstericiler hiçbir zaman şiddete başvurmadı, hiçbir bayrağın (dini, siyasi, ideolojik) altına girmedi (müslümanların ve hristiyanların bir arada olması önemliydi). hiçbir muhalif grup bu dönemde ön plana çıkmadı –ki müslüman kardeşler hareketi gibi muhalif gruplar için bu bulunmaz bir fırsattı. devrim sonrasına dair pazarlıklar yapılmadı. hal böyle olunca, yani halk hareketi gerçekten halk hareketi olunca başarı geldi.

libya’da ise ilk günden beri muhalif güçler dediğimiz gruplar var ve bunlar silahlı güçler. bölgeyi çok iyi bilmesem de haberlerden takip ettiğim kadarıyla libya içerisinde çete yapılanmasında birçok güç grubu bulunuyor. libya’dan dönen türk işçilerin aktardığı bilgilere bakılırsa, oradaki türk inşaat yatırımlarını bölgelere göre sahiplenen ve gerektiğinde de bu yapıyı koruyan silahlı adamlar mevcut. hal böyle olunca insan ister istemez, libya’daki isyanın bir diktatörlüğü sona erdirmekten çok, pastayı paylaşma mücadelesi olduğu süphesine kapılıyor.

ırak örneği unutulmadı

bu libya’nın içindeki harekete bir bakış, bunun bir de batı’ya bakan yüzü var. fransa başta olmak üzere birçok batılı güç, bugün libya’ya demokrasi(!) ve özgürlük(!) ulaştıma telaşında. bunun için gerekirse(!) muhalif güçleri silahlandırma ihtimali konuşuluyordu. bugünse libya, bm kararı ile doğrudan batılı güçler tarafından bombalanıyor. ırak örneğinden hareketle, sonucu tahmin etmek güç değil: özgürleşen(!) libya halkı (can bedenden ayrılınca ister istemez bir özgürlük hissi doğuyor) ve özgürleşen(!) afrika petrolleri.

kaddafi hep hedefte!

star gazetesi bugün güzel bir manşet atmış. gazete 25 yıl evvelki time dergisine atıfta bulunarak, kaddafi’nin o dönemde de hedefteki adam olduğunu hatırlatmış. kaddafi 1969’da yönetimi ele geçirdiğinden beri birçok günah işlemiştir şüphesiz ama batı dünyası bu günahlardan ziyade, kendi çıkarına dokunan noktalarla ilgileniyor. kaddafi’nin başa geçtikten sonra ülkedeki amerikan üslerini kapatıp, ülkeyi sömürgeden kurtararak, libya’yı özgür bir ülke haline getirdiğini unutmamak lazım. şu anda libya, dünyada petrol üreten en zengin 10 ülke arasında. ülkeler için yaşam uzunluğu, okur-yazarlık oranı, eğitim ve yaşam düzeyi doğrultusunda bir fikir veren insani gelişme endeksine (human development index) göre de afrika’nın bir numaralı ülkesi konumunda (türkiye ile aynı seviyede).

fakat problem şu ki, kaddafi ülkenin petrol gelirine batı’yı ortak etmiyor, diğer arap ülkelerinin aksine amerikan buyruğundan bağımsız hareket ediyor. işte sırf bu sebep bile batı’nın bugünkü müdahale isteğinden pis kokuların duyulması için yeterli. dolayısıyla batılı güçlerin insani amaç güden akıllı bombaları, dün ırak’ta olduğu gibi bugün de batı’nın çıkarları için ateşleniyor.

not1: arap devrimine bakışla ilgili guardian’daki şu yazıyı okumanızı tavsiye ederim. türkçesini radikal yayınladı.

not2: taraf gibi bir gazetenin, libya’ya yönelik müdahaleyi, “kaddafi zorbası bombalanıyor” manşetiyle vermesini kınıyorum. ırak’ta bombalanan saddam olmadığı gibi, libya’da bombalanan da kaddafi olmayacak.

son olarak libya’ya yönelik harekete dair birkaç fotoğraf

bir muhalif, tahrir meydanındakilere benzemese de

özgürleşen libya ve bir libyalı

özgürlük meşalesi

barış çubuğu

Read More

digiturk son zamanlarda yasakçılığı ile gündemde. lig tv maçlarının blogger üzerinde bulunan bazı bloglarda yayınlanması üzerine harekete geçen şirket, yasak kararları ile ünlü diyarbakır’da blogger.com’u mahkemeye vermiş ve diyarbakır 5. asliye ceza mahkemesinin kararıyla site yasaklanmıştı. yasak kararının iptal edildiği konuşulsa da blogger.com’a erişim yasağı 19 mart 2011 itibarıyla hala daha devam ediyor.

fakat bu yazım blogger.com yasağı ya da internet yasakları hakkında değil. yazım, tam adı digital platform iletişim hizmetleri a.ş olan ve digiturk markasıyla hizmet veren bir şirketin, ironik bir şekilde, dijital platformlardaki başarısızlığı üzerine olacak.

fazla uzatmadan digiturk web tv ile başlamakta fayda var. digiturk web tv, süper lig maçlarının internet üzerinden izlenmesini sağlayan bir hizmet. üstelik bu hizmet çok uygun bir fiyattan sunuluyor tüketicilere. örneğin bu sezon başında kampanyalı olarak 100 lira civarında bir fiyata tüm lig maçlarını satın almak mümkündü. fakat ucuz etin tiridi misali, digiturk web tv sezon boyunca birçok aksaklıklar yaşadı. en bariz aksaklık şüphesiz ki digiturk web tv kullanıcılarının sezon boyunca hiçbir derbi maçını sağlıklı bir şekilde izleyememiş olmasıydı. kullanıcıların getireceği network yükünü hesap edemeyen ya da hesap etmiş olsa bile, “amaan, zaten paramı peşin aldım, derbi maçlarını izleyemeseler n’olur!” mantığında hareket ederek gerekli önlemi almayan digiturk, derbi maçlarında altyapı olarak yetersiz kaldı ve benim de dahil olduğum tüm kullanıcıların burnundan getirdi.

altyapı yetersizliğinin yanı sıra, digiturk web tv’nin bir başka önemli eksikliği de, bu hizmetin sunulduğu web sitesinin inanılmaz derecede başarısız kullanıcı arayüzü. site, görsel olarak fena bir tasarıma sahip değil, fakat kullanışlılık açısından tam bir felaket. siteyi sadece maçları izlemek amacıyla kullanıyorum. siteye giriş yaptığımda şöyle bir ekranla karşılaşıyorum.

digiturk bu üyeliği lig tv maçları üzerinden satıyor ama nedense canlı spor butonu tıklandığında varsayılan olarak karşımıza basket maçları çıkıyor. alfabetik sıraya göre koydular diyeceğim ama gördüğünüz üzere “ingiltere premier ligi” seçeneği bunu bunu söylememe engel oluyor. dolayısıyla bunun neden böyle olduğunu digiturk’e sormaktan başka çare yok!

bir tıktan birşey olmaz diyip, süper lig sekmesine tıklıyorum ama bu sefer de karşıma bu ekran çıkıyor.

yahu şu anda beşiktaş kayserispor maçı var. sitede online olan herkes bu maç için burada. sen manşette beko basketbol ligini tanıtmakla meşgulsün! ya sabır diyip aşağıda listelenen maçlara bakıyorum. ama malesef maça buradan da erişmek mümkün değil. çünkü site yöneticileri şu anda yayınlanan maçı, nedense ikinci sayfadan vermeyi tercih ediyor. (maçları yayın saatine göre listeleyip, yayınlanan maçı listeden kaldırmak nano-teknoloji ile mümkün ya, muhtemelen o yüzden!)

güç bela maçın yayın linkine ulaştınız ama diyelim ki bir golü kaçırdınız. eğer yasal yollardan bu golü izlemek istiyorsanız gitmeniz gereken adres ligtv.com.tr bu site de digital platform iletişim hizmetleri a.ş’ye ait. süper lig maçlarında atılan gollere bu site üzerinden ulaşmak mümkün. fakat ufak bir şart var: üyelik gerekiyor. lig tv’nin sitesinden gol izlemek için, ergen çocukların (ece temelkuran’a selam olsun:) yönettiği forumlarda olduğu gibi üyelik gerekiyor. bu engeli de aştınız, golü bir şekilde izlediniz öncesindeki reklamla birlikte ve diyelim ki izlediğiniz gol, bugün quaresma’nın attığı gol gibi doyumsuz bir gol, siz de bir daha izlemek istiyorsunuz. play’e tıkladığınızda site, 10 saniye önce izlediğiniz videoyu ilginç bir şekilde tekrar indiriyor. yani tekrar beklemek zorundasınız videonun yüklenmesini. en kıytırık video sitelerinin sahip olduğu, videoyu geçici bellekte tutup, replay edebilme özelliği, lig tv’nin resmi web sitesinde yok.

hal böyle iken digiturk’ün kendi verdiği hizmeti geliştirmek yerine, birkaç blog yüzünden, blogger üzerinden yayın yapan ve bu yayınları takip eden milyonlarca insana saygısızlık etmesi ve bunu hukuk adamlarının zayıflığından istifade ederek yapması, şirkete zarar vermekten başka bir işe yaramayacaktır diye düşünüyorum. nitekim bu bu tavırları sayesinde, milyonlarca lira harcayarak yaptıkları “hayallerine dokun” sloganlı reklam çalışması kendilerine #blogumadokunma şamarı olarak geri döndü.

yazının sonunda şu gole bir daha bakalım :))

Read More

iyi oyuncuları, derin bir kuyuya benzetebiliriz. farklı derinliklerde farklı meziyetler sunar bu oyuncular seyirciye. fakat bir gün olur da bir yönetmen o kuyunun en derinlerine inip, diplerde neler olduğunu ekrana yansıtabilirse, işte o zaman ‘nefes kesici bir performans’ ifadesinin altı doldurulmuş olur. bunun bir örneğini tim burton ve johnny depp ikilisinde  görmek mümkün. (bkz. ed wood, edward scissorhands, sweeney todd)

natalie portman ve darren aronofsky’nin black swan’daki birlikteliği için de yukarıdaki ifadeyi kullanırsak, bu abartılı bir yaklaşım olmaz. çünkü ikilinin ortaya koyduğu ürün, seyirciyi oturduğu koltuğa mıhlayacak türden.

bu filmle birlikte, bence, oyunculuğunun zirvesine çıkan natalie portman; film boyunca bazen leon’daki mathilda kadar ürkek ve masum, bazen the other boleyn girl’deki kadar güçlü ve ihtiraslı, bazen closer’daki alice kadar baştan çıkarıcı, bazen de v for vendetta’daki evey hammond kadar mücadeleci ve asi bir kimliğe bürünüyor. nitekim white swan’dan, black swan’a giden yolda var olmak bunu gerektiriyor.

natalie portman’ın bu performansı, aronofsky’nin fantastik dokunuşları ile birleşince ortaya bir anda hazmedilmesi güç bir gösteri çıkmış oluyor.

black swan ilk olarak 2010 yılının eylül ayında 67. venedik film festivalinin açılış filmi olarak gösterilmişti. o gün orada olamadığım için çok hayıflanmıştım. filmin vizyona girmesi, muhtemelen ticari sebeplerden ötürü gecikince ben de iyiden iyiye sabırsızlanmaya başlamıştım. öyle ki az daha beklemeyi bırakıp, filmi korsan kopyasından izleyecektim. fakat !f 2011 kapsamındaki gala gösteriminde filmi izledikten sonra, beklediğime değdiğini gördüm.

film !f 2011 kapsamında bir kez daha gösterildikten sonra 25 şubat’ta türkiye genelinde gösterime girecek.

dipnot: filmde vincent cassell’in performansının da altını çizmek gerekir. bence mila kunis gölgede kalmış

alakasız dipnot: filmi dünyanın en rahatsız sinema koltuğunda izledim. insan kazandığı paranın bir kısmını, verdiği hizmeti geliştirmek için kullanmalı. o nasıl bir salondur sevgili afm fitaş yöneticileri!!! (afm beyoğlu salon 4)

Read More